4.12.15

Duvarların arasına sıkışıp kalmış gibi bir gün daha. Daha kötüsünü yaşayan hiç kimseye haksızlık etmek istemem ama tam hissim bu. Bir tarafım çok abartıyorsun derken diğer tarafım muazzam bencil ve şımarık. Şuan bunu hissediyorum
-Ne yapabilirim!!
Mesela alışmak ne tuhaf. 250 derecelik bir fırında yan yana iç içe pişen sebzeler gibi.. Sanki tüm aroması karışıyor insanın kendisinden başka bir insana. Çok mantıksız değil mi bu? Mayası tutmayan basit bir hamur gibi oysa en başında. Ne farklıydık düşünsene, birbirine çarpıp zamanla birbirini takip eden, hatta aynılaşan iki nefes olduk. Sanki tüm cümleler 'bunu senden öğrendim ki..' ile başlıyor ve bitiyor. Bunu hep düşünürdüm.
Daha iyiye yorunca mı daha kötüyü düşününce mi huzur dolar insan bilemiyorum. Biraz materyalist birine göre çokça şükrediyorum hatta. Ne önemi var ki; uzak olmanın, ayrı kalmanın.. Dünya; insanın avuç içi kadar bir yer nasıl olsa. Kaç yazar haritalarda kaybolsak.

Biz, birbirine çarpan iki nefes, yan yana asılı duran iki fotoğrafız birlikte.


19.11.15

Sana rastlamak mutluluktu; sana sahip olmak başka bir şey, başka bir ad bulmak gerek; “içine taşınması” gibi bir şey insanın..


10.3.15

Ne zaman nefessiz kalsam söğüt ağaçları gelir aklıma.. Öyle sessiz ve naif.


12.2.15

gidelim buradan.senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim.hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim.ölelim diyecektim az kalsın. ölmeyelim. 


8.11.13

Pencere

Tam 3 sene. Üç kış, üç sonbahar. Bütün dünya penceremden gördüklerim kadar. Bir sabah kanatlanıp pencereden uçtu aklım. Kanatlarım kırıldı ilk adımda. Sonra bir kez daha, bir kez daha..

İnsan bazen fotoğrafların içine girmek ister mi?

Ve kuşların minik mi hep kanatları?

4.10.13

Merhaba blog.

Merhaba blog.
Ben sahibin.
Seninle 6.yılımızı bitirmek üzereyiz. 
Şimdi sorsalar sana 'kaç şehir, kaç ev değiştirdiğimi, üniversite yıllarımın nasıl geçtiğini, kaç kere terkedilip, kaç kazık yediğimi.. İlk iş günümün ne kadar zor geçtiğini, kendi paranı yiyebilmenin babanınkine göre neden daha zor olduğunu, yitirdiğim sevdiklerimi, yanımda hangi arkadaşlarımın hala durabildiğini, ne zaman evlendiğimi, ne zaman bu kadar çok şey öğrenebildiğimi' söylersin hepsini tek tek. 
Benim adıma ne varsa güzel olan sende onun içindesin. 
Bu yüzden açıp açıp kapatıyorum yeni blog sayfaları. 
O kadar güzelsin ki.


24.4.13

Buğday tarlası.

Çocukken ananemin evinin arkasında kocaman bir buğday tarlası vardı. Büyük büyük teyzemin en küçük kızı Emine'yle akşama doğru buluşur ekin tarlasının içine uzanırdık. Gökyüzünü izlerdik. Yeni filizlenmiş halini çok severim ben ekinlerin. Bastığınız zaman hışş..hışş ses çıkar. Sanki kulağına bir şey fısıldıyor gibi. Zaten boyumuz kısa olduğu için ekinlerin arasına dalınca bizi kimse bulamazdı.




Bir bayram sonbaharında babamın yeni aldığı eşofmanlarla ekinlerin arasında yuvarlanıp gökyüzünü izlemiştim. Ananem akşam için yemek hazırlıyordu bahçede. Bir evin bacasından duman çıkıyor olması, halıların serili olması benim için hala huzur demek sanırım. Annem seslenmişti uzaktan. (Nedense buğday tarlasında yılanların böceklerin olduğuna beni inandırmaya çalışıp, gitmemi istemezdi oraya.) Beni görmesin diye evin çevresindeki dikenli tellerden geçmeye çalışıp, eşofmanlarım ve bacağımı tellerle kesmiştim. Ağlayınca herkes başıma toplanmış, yakalanmıştım. O akşamdan sonra başak tarlasına sanırım bir daha gitmedim. Ya da hiçbirisi o kadar kıymetli olmadı hayatımda.

Ve bugün.. Hangi dikenli teller kanatsa yüreğimi kendimi o ekin tarlasında hayal ederim. Bazen sararmış, bazen hala üzerine basıldığında taze sesler çıkaran haliyle. Değişmeyen şey, batan dikenli teller yalnızca.