24.10.16

siyah

Delirmenin de acıya benzeyen bir eşiği var. Boşluğa bakmak gibi, siyah ve uzun, saatler boyu.

Bazen çok sıkılıyorum biliyor musun. Sessiz duvarları dinliyor, uyuyan kediyi izliyorum. An geliyor, pencerenin önündeki ladin ağacıyla göz göze geliyorum. Kış gelse mesela, o ağaç daha da güzel olacak biliyorum. Baktığım her yerde bir umut arıyorum. Ama hep güneş buralar. Yürümek istiyorum ağaçlar boyu o yolda, olmuyor. Adım atmak beni mutsuz kılıyor. Sokaklar halka açık hapishaneler gibi, ev özgürlük demek sadece.
Bazı şeylere alışmak zorluyor insanı ve zaman istiyor. Ben o bazı şeylerde kayboluyorum. Anlamıyorlar, anlatamıyorum. Yaşamak, anlamaktan daha kıymetlidir ya. Aynı yerden bakmayınca o ağaçlara olamıyoruz aynı yerde. Cevap vermesinler istiyorum, dinlesinler sadece. En sevdiklerim, tüm uzakta kalanlar.

Kedi olsaydım keşke ya da yeşil bir ağacın tepesine konan ortalama bir kuş.



27.9.16

Tahran

İrandayız. Taşındık. Her şeyden herkesten uzak, sessiz ve yorumsuz bir hayatı seçtik. Bana iki kronik hastalık hediye eden İstanbul'dan, beni yoran her şeyden ve herkesten çok uzakta ve hatta aynı dili bile konuşmadığım insanlarla bir aradayım. Tüm yaralarımı onarmak, yaşadığımı hissetmek, nefes almak için bütün telaşlarımı, karın ağrılarıma sebep olan streslerimi başka bir ülkede bırakıp geldim.

En çok sevdiğim insana en çok sevdiğim şey olan kedimle geldim. Yepyeni, sakin ve pürüzsüz bir hayat kurmayı deniyoruz. Pürüzsüz diyorum çünkü bize ait olmayan yataklar ve eşyalara hatıralar ekliyoruz. Ne önemi var. Günün sonunda her şeye dönüp bakınca eşyaları anlamlı kılan tek şeyin insanlar ve anılar olduğunu öğrendim. Ben son 10 ayı bunu ıspatlamak için yaşadım kendime.

Şimdi durup bakınca: sanki hiç durmadan çok hızlı koşan, nefes nefese kalan yarış atları gibiymişiz uzun zamandır. Bunu bir kavak ağacının serinliğinde yazıyorum. Nefes almak için durmak gerekiyormuş. 31 yaşındayım, erken keşfettim. Şükürler olsun.

Çünkü sanki bazen hayat flu fotoğraflar kadar derinliğe ihtiyaç duyuyor..


29.8.16

İstanbul'a veda

Bir insan İstanbul'u en fazla kaç kere terk eder? 1 - 2 - 3..

Ben bugün gidiyorum. Artık acılara, mutsuzluk ve hüzne, sürekli bir yerlere koşan ama yetişemeyen insanlara, anlamsız trafiğe, sabırsızlıktan delirmeyi normalleştirenler herkese, her şeye veda ediyorum. Çünkü yavaş yavaş ben de deliriyorum. Tüm hayallerimi sırt çantama koyup, saçma bir umuda sırtımı yaslayıp geldiğim İstanbul'dan sağlam, kararlı bir kadın olarak gidiyorum.
Umarım siz de bu delirmişlikten kurtulabilenlerden olursunuz, tüm çok sevdiklerim..






4.12.15

Duvarların arasına sıkışıp kalmış gibi bir gün daha. Daha kötüsünü yaşayan hiç kimseye haksızlık etmek istemem ama tam hissim bu. Bir tarafım çok abartıyorsun derken diğer tarafım muazzam bencil ve şımarık. Şuan bunu hissediyorum
-Ne yapabilirim!!
Mesela alışmak ne tuhaf. 250 derecelik bir fırında yan yana iç içe pişen sebzeler gibi.. Sanki tüm aroması karışıyor insanın kendisinden başka bir insana. Çok mantıksız değil mi bu? Mayası tutmayan basit bir hamur gibi oysa en başında. Ne farklıydık düşünsene, birbirine çarpıp zamanla birbirini takip eden, hatta aynılaşan iki nefes olduk. Sanki tüm cümleler 'bunu senden öğrendim ki..' ile başlıyor ve bitiyor. Bunu hep düşünürdüm.
Daha iyiye yorunca mı daha kötüyü düşününce mi huzur dolar insan bilemiyorum. Biraz materyalist birine göre çokça şükrediyorum hatta. Ne önemi var ki; uzak olmanın, ayrı kalmanın.. Dünya; insanın avuç içi kadar bir yer nasıl olsa. Kaç yazar haritalarda kaybolsak.

Biz, birbirine çarpan iki nefes, yan yana asılı duran iki fotoğrafız birlikte.


19.11.15

Sana rastlamak mutluluktu; sana sahip olmak başka bir şey, başka bir ad bulmak gerek; “içine taşınması” gibi bir şey insanın..


10.3.15

Ne zaman nefessiz kalsam söğüt ağaçları gelir aklıma.. Öyle sessiz ve naif.


12.2.15

gidelim buradan.senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim.hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim.ölelim diyecektim az kalsın. ölmeyelim.